Sayfalar

23 Eylül 2015 Çarşamba

LONDRA GEZİ REHBERİ

GÜNEŞ BATMAYAN ÜLKE


Bu yazımda Avrupa’nın en ünlü şehirlerinden birinde yani Londradayız. Avrupa’nın en ünlü şehirlerinden biri derken abartmıyorum. Londra, Paris’ten sonra Avrupa’nın en çok turist alan 2. şehri. Nedendir bilmem ama benim de gitmek istediğim yerler sıralamasında hep en üst sıralarda yer almıştır Londra. Ama vize problemi olmasından dolayı bu seyahati hep ertelemiştim. En sonunda fırsatını bulup gitmeye karar verdim. 

Dediğim gibi İngiltere yeşil pasaporta da vize isteyen ülkelerden. Başvurunuzu Teleperformance denen aracı bir firma vasıtasıyla yapıyorsunuz. Vize başvurunuzu Ankara, İstanbul, Gaziantep, Bursa, Antalya, Adana ya da İzmirden yapabilirsiniz. Başvuru yaparken doldurmanız gereken uzunca bir form var. Bu formu doldurup vize ücretini yatırıyorsunuz, vize görüşmesi için randevu alıyorsunuz. Sonrasında sizden istenen belgeleri seçtiğiniz şehirdeki Teleperformance’a gidip bizzat teslim ediyorsunuz. Bu esnada parmak izi alıyorlar, kamera kaydı falan yapıyorlar. Benim vizem başvuru yaptıktan 4-5 gün sonra elime ulaştı. Eğer herhangi bir problem yoksa vizeniz elinize çok kısa bir sürede ulaşıyor zaten. 

Gelelim Londra’ya. Londra, Birleşik Krallığın başkentidir (Birleşik Krallık; İngiltere, Galler, İskoçya ve Kuzey İrlanda’dan oluşuyor.) Londra çevresi ile birlikte yaklaşık 13 milyon nüfusa sahip oldukça kozmopolit bir yer. Her ırktan her dinden insanla karşılaşmak mümkün. 

Birleşik Krallık


Londra İstanbul’dan yaklaşık 3,5 saat sürüyor. Londra’da 5 adet havaalanı var. Biz gidişte de dönüşte de Gatwick Havaalanını kullandık. Gatwick Londra’nın 45-50 km güneyinde yer alıyor. Merkeze nasıl ulaşabilirim diye soracak olursanız;
  1. Taksi kullanmak bir seçenek olabilir ancak yaklaşık 100 pound gibi bir fiyat verir ki bunu da şu anki kurla çarparsanız size yaklaşık 450 tl’ye falan gelir. Pahalı bir seçenek ancak paranız varsa neden olmasın?
  2. National Express otobüslerini kullanabilirsiniz. Fiyatı 10 pound. Yaklaşık 1,5-2 saatte de Londra merkezine ulaşırsınız. 
  3. En uygun yollardan biri 30 dakikada şehir merkezine ulaşım sağlayan Gatwick Express Treni. Her 15 dk da bir tren var. Fiyatı da tek yön yaklaşık 18 pound falan tutuyor. Son durak olan Victoria’da iner istediğiniz yere metro içerisinde hat değiştirerek gidebilirsiniz.
  4. Bir diğer seçenek de benim kullanmış olduğum ve diğer seçenekler içerisinde de en uygunu olan Easybus. Londra’ya gitmeden internet üzerinden biletinizi yaklaşık 3-4 pound gibi çok uygun bir fiyata alıp merkeze ulaşabilirsiniz. Yolculuk da yaklaşık 1 saat falan sürüyor (Sadece Gatwick havaalanı için değil diğerleri için de en ucuz ulaşım yollarından biri). Easybus internet sitesini inceleyebilirsiniz http://www.easybus.com
Gatwick express merkeze ulaşım için en uygun yollardan biri

Bunlar ulaşım için kullanabileceğiniz yollar. Ama gerçekten de Gatwick uzak bir havaalanı. Özellikle Londra merkeze giderken ciddi trafik oluyor. 2-2,5 saatte ancak merkeze geliyorsunuz. Üstelik merkezde de trafik korkunç, hatta bazı yerlerde Londra İstanbul’u hiç aratmadı. 

Londra’da ne yenilir ne içilir neyi meşhurdur diye soracak olursanız herkesin de bildiği gibi Londra’nın kendine ait öyle ahım şahım bir mutfağı yok. Ama bu orada bulunduğunuz süre içinde aç kalacağınız anlamına gelmiyor. Çünkü dünya mutfağının her türlüsünü burada bulabilirsiniz. Daha önce gittiğim hiçbir yerde bu kadar şık ve çeşitli restoran, cafe, bar görmemiştim. Çok güzel mekanlar var. Fiyatlar nedir diye soracak olursanız aslında Londra genel anlamda çok pahalı değil ama maalesef kur farkı ortaya çıkınca herşey bize göre inanılmaz pahalı olabiliyor. Herşeyi 5 ile çarpmak zorunda kalıyorsunuz. Örneğin Oxford Street’teki Simit Sarayında 2 simit, 2 bardak da çay 10 pound, yani 50 TL. Bu durumda ister istemez herşey bize biraz pahalı geliyor. 


Fish&Chips

Zincir restoranlardan hepsini Londrada da bulmak mümkün. Mc Donald’s, Burger King gibi yerlerin fiyatları Türkiye’ninkinden çok az yüksek. Ayrıca hafta içi belli saatlerde Pizza Hut 7-8 pound gibi bir fiyata açık büfe pizza salata veriyor. Bize çok hesaplı gelmişti. İngiltere’nin en meşhur belki de tek meşhur yiyeceği Fish&Chips. Tad olarak ben çok bir farklılık göremedim, fiyatı uygun, hemen her köşe başında da bulabilirsiniz. Yine gayet ucuz fiyata doyurucu sandviçler bulabileceğiniz Pret A Manger’ı neredeyse her köşe başında bulabilirsiniz. Yine çoğu yerde Simit Sarayı ve Türk kebapçılar da bulunuyor. 

Londra'da her köşe başında göreceksiniz

Londra’da ulaşım meselesine gelince hiç de zor değil. Çünkü gerçekten de muazzam bir metro sistemi var. Dünya’nın en eski metrosuna sahip. Size burada önerebileceğim en önemli şey gider gitmez ilk işiniz bir metro istasyonuna girip Oyster Card almanız. Kart 5 pound, Londra'dan ayrılırken teslim ediyorsunuz ve paranızı geri alıyorsunuz. Karta istediğiniz miktarda para yüklüyorsunuz ve aktarmalarda da ayrıca para ödemiyorsunuz. Yani metroya girerken ve de en son durakta çıkarken kartı okutuyorsunuz. Bu kartların 1 haftalık sınırsız olanları da var, onu da öneririm. Oyster Card’ı mutlaka ama mutlaka edinin yoksa metroya tek tek giriş çıkış çok daha pahalı oluyor. 

Londra'ya iner inmez hemen bir Oyster Card edinin


Metroda göreceğiniz bu makinelerden Oyster cardınıza para yükleyebilirsiniz. Yine kartınızı bu makineler üzerinden teslim edip 5 poundunuzu geri alabilirsiniz.


Seyahatiniz boyunca metro size yeter, gördüğünüz gibi gayet iyi bir ağ oluşturmuşlar. Bu arada siz siz olun Londra'da metroya subway falan demeyin gerçekten de anlamıyorlar. "Underground" ya da "Tube" demeniz gerekiyor.


Londra’da iki tür taksi bulunuyor. Biri klasik görünümlü Mini Cab’ler diğeri ise özel taksiler. Mini Cab’ler daha ucuzdur. Ancak az önce de bahsettiğim gibi taksi Londra’da gerçekten de çok pahalı. Zaten pek ihtiyaç da kalmıyor metro bütün işi görüyor. Ancak taksiye binme gereği hissederseniz önceden ücretlerini öğrenebileceğiniz Taxi Fares London sayfasını buradan ziyaret edebilirsiniz. 


İngiltere'de bol bol mini cab göreceksiniz

Londra’nın havası malum, çoğu zaman kapalı ve yağışlı. Ansızın bastıran aşırı yağış gezi programınızı engelleyebilir. Londra’ya gitmek için en uygun mevsim nedir diye bakacak olursanız sıcaklık ortalamasının 22 derecelerde seyrettiği yaz ayları uygun olabilir. Özellikle de yağışın en az olduğu temmuz- ağustos aylarını tercih edebilirsiniz. Ben Londra seyahatimi ağustosun sonunda gerçekleştirdim. Havası gezmeye gayet uygundu. Ama aklınızda bulunsun Londra’ya ne zaman giderseniz gidin mutlaka ama mutlaka yanınıza yağmurluk ve şemsiye alın. 

Nerede kalmalı derseniz tabii ki seçenek çok. Londra Zone’lara ayrılmış bir şehir. Zone 1 şehrin merkezi oluyor. Dolayısıyla buradaki oteller oldukça pahalı. Ancak Zone 2 veya Zone 3’te metro istasyonuna yakın herhangi bir oteli rahatlıkla tercih edebilirsiniz. 

Tüm metropollerde olduğu gibi Londra'da da London Pass kullanabilirsiniz. 1, 2, 3, 6 veya 10 günlük kart seçenekleri bulunuyor. İsterseniz London Pass kartınızla birlikte Oyster Card da alabileceğiniz seçenekler var. London Pass bazı yerlerde ücretsiz geçiş bazı yerlerde de indirimli geçiş sağlıyor. Yine bu kart sayesinde bazı kalabalık yerlerde sıra beklemeden hızlı geçiş de sağlayabilirsiniz. Ben çok da hesaplı bulmadığımdan almayı tercih etmedim. Giden hiç bir arkadaşımdan da London Pass öneren olmadı. Yine de linkini veriyorum, burayı tıklayarak inceleyebilirsiniz.

London Pass

Son olarak hepimizin bildiği gibi Birleşik Krallık'ta trafik soldan akıyor. Bunun için Londra’da gezinirken her zamankinden biraz daha dikkatli olmalısınız. Önce sağa mı bakmalıyım yoksa sola mı diye arada kalırsanız hemen yere bakmanız yeterli. Çünkü şehirdeki hemen tüm yaya geçitlerinde yerde asfaltın üzerinde nereye bakmanız gerektiği yazıyor. 

Karşıdan karşıya geçerken rahat olun. Merkezde her yaya geçidinde ne tarafa bakmanız gerektiği yazılı.

Son olarak işinize yarayacağını düşündüğüm bir uygulamadan bahsetmek istiyorum. Sadece Londra değil yurt dışında nereye olursa olsun gitmeden önce telefonunuza maps.me uygulamasını mutlaka indirin. Bu uygulamayı indirdikten sonra gideceğiniz ülkenin haritasını yüklüyorsunuz. Uygulamanın en güzel tarafı ise internet olmadan sadece GPS üzerinden çalışıyor olması. Sizin konumunuzu buluyor, adres girerseniz yol tarifi bile yapıyor. maps.me şimdiye kadarki seyahatlerimizde en büyük yardımcımız oldu, size de şiddetle tavsiye ederim.

maps.me sayesinde işinizi çok kolaylaşacak

Evet, bu kadar genel bilgiden sonra şimdi sıra geldi işin en zevkli tarafına yani gezilecek yerlere. Öncelikle şunu belirtmeliyim ki Londra gerçekten de çok büyük ve dopdolu bir şehir. Londra müzeleriyle, saraylarıyla, daha önce hiçbir şehirde görmediğim kadar güzel ve renkli mekanlarıyla, birbirinden ihtişamlı tarihi yapılarıyla sizi büyüleyecek. Dolayısıyla diğer bazı avrupa şehirlerini gezmek için ayırdığınız 3-4 gün burası için yeterli olmayabilir. Bana kalırsa bu şehir için en az 5-6 gün ayırmalı. Şehrin büyüklüğünden ve görülecek yerlerin birbirine olan uzaklığından dolayı Londra’yı bölge bölge gezmek daha mantıklı olabilir. 

1. GÜN

İlk gün trafik yoğunluğundan dolayı otelimize hesapladığımız saatten daha geç vardık. Hiç vakit kaybetmeden valizleri odaya bırakır bırakmaz kendimizi dışarı attık. İlk günün ilk durağı meşhur Oxford Street. Burası 2 km uzunluğunda, üzerinde bulundurduğu 500 mağaza ile Londra’nın en şık ve en işlek caddesi. Birbirinden ünlü markaların mağazalarına bakmaktan yoruluyorsunuz. Tahmin edersiniz ki fiyatlar da biraz uçuk. Bizim otelimiz Oxford Street’e yakın olduğundan yürüyerek gittik ancak metro ile de kolayca ulaşabilirsiniz. Bu güzel caddeyi şöyle uzun uzun gezmek istiyorsanız Oxford Circus durağında inip Bond Street tarafına yürümeniz yeterli. 

Oxford Street gezmekten zevk alacağınız cıvıl cıvıl bir cadde


Oxford Street’te üzerinde durmak istediğim 2 yer var. İlki  Selfridges, yani Harrods’tan sonra Londra’nın ikinci büyük AVM’si. Ancak fiyat bakımından maalesef Harrods ile yarışır durumda. Dolayısıyla biz de içeri girip şöyle bir tur atmakla yetindik. Bu arada mağazanın caddeye bakan vitrinlerinin dizaynları çok meşhur.

Selfridges Oxford Street üzerinde


Diğeri ise ingilizlerin talan ettikleri Primark. Burası Londra’da gördüğünüz göreceğiniz en uygun fiyatlara sahip kocaman bir mağaza. İçerisinde herşey var. Öyle çok kaliteli ürünler beklemeyin ama yine de kesinlikle bakılmaya değer. 

Primark ucuz olduğu kadar da kalabalık bir mağaza. Bir şeyler alabilmek için upuzun bir kasa kuyruğunu göze almak gerekiyor.

Oxford Street’te şöyle güzel bir gezinti yapıp artık biraz da enerjimizin sonuna gelerek Londra’nın en işlek meydanlarından biri olan Picadilly Circus’a geliyoruz. Burası için Londra’nın Time Square’si derler ama bana Time Square’nin yanında biraz sönük kalmış gibi geliyor. Her taraf ışıl ışıl neon aydınlatmalarla, reklamlarla dolu. Meydanın ortasındaki Eros Heykeli’nin önündeki basamaklarda bizim gibi gezmekten yorgun düşmüş birçok insan yer kapma mücadelesinde. Bu meydanın çevresinde birçok tiyatro, müzikal, cafe, restoran göreceksiniz. Buraya metro ile ulaşmak istiyorsanız Picadilly Circus durağında inmelisiniz. 

Picadilly Circus

Eros Heykeli’nin önünde yer bulup oturabilirseniz şanslısınız

2. GÜN

2. gün ilk durağımız otelimizin hemen karşısındaki Hyde Park. Burası içerisinde kocaman göllerin olduğu, sincapların sizinle oyun oynadığı, birbirinden güzel gül bahçelerinin bulunduğu nefes alabileceğiniz bir arka bahçe. New York’taki Central Park’ın Londra’daki karşılığı. Tamam Central Park da muhteşemdi ama nedendir bilmem ben Hyde Park’ı daha çok sevdim. Daha doğal bir havası var gibi geldi bana. Burada spor yapanları, çimlere uzanıp yatanları, piknik yapanları görünce özeniyor insan. Az önce dediğim gibi Hyde Park’ın ortasında kocaman bir göl, gölün içinde de zerafetleri ile adeta nispet yapan kuğular var. Aman sakın bu kuğulara yan gözle bakayım demeyin. Çünkü bu kuğular kraliyet ailesine ait ve onlara zarar vermenin çok büyük cezası var. En iyisi uzaktan uzağa sevmek. Parkın kuzeydoğusunda ise (yani Marble Arch’a doğru olan ucunda) ünlü  Speakers’ Corner bulunuyor. Hyde Park çok büyük bir park ve bu parka ulaşabileceğiniz bir kaç metro istasyonu var. Hyde Park Corner, Queensway ve Lancaster Gate istasyonlarından birinde inerek bu devasa parka ulaşabilirsiniz. 

Hyde Park dünyanın en büyük parklarından biri

Hyde Park

Hyde Park

İsterseniz Hyde Park'taki göletde yunuslarla gezebilirsiniz.

Hyde Parkın içinde birbirinden güzel çiçek bahçeleri bulunuyor.

Lady Di'yi de unutmamışlar; Diana Memorial Fountain

Hyde Park’a kadar gelmişken Kensington Sarayı’nı da ziyaret edebilirsiniz. Burası ingilizlerin çok sevdiği Lady Diana’nın boşandıktan sonraki ikametgahı. Diana öldüğü zaman halk bu sarayın önüne binlerce çiçek koymuş. Hala daha da Diana’yı özlemle anıyorlar. Sarayın dışardan görüntüsü gerçekten de harika. İsterseniz sarayı ve içindeki müzeyi gezebilirsiniz ücreti 16.50 pound. 

Kensington Sarayının önündeki Kraliçe Victoria heykeli 

Lady Diana'yı hala özlemle anıyorlar

Londra yemyeşil bir şehir. Hyde Park en ünlüsü ancak Londra’da Hyde Park gibi daha bir çok park bulunuyor. Eğer vakit bulursanız Green Park, St. James Park ve Regent’s Park’ı da gezmenizi öneririm. 

Hyde Park’ın içinden güzel bir gezinti yaparak Buckingham Sarayı’na geçiyoruz. Hepimizin bildiği gibi Buckingham Sarayı ingiliz kraliyet ailesinin hem evi hem de ofisi. Yani monarşinin idari merkezi. İlk kez 1993 yılında halkın ziyaretine açılmış. Sarayı ilk gördüğümüz anda biraz hayal kırıklığına uğradık açıkçası. Sonuçta seyahatlerimiz boyunca ne saraylar gördük, koskoca Birleşik Krallığın yönetildiği sarayı bu kadar mütevazi beklemiyorduk. Beklentilerimizi çok fazla karşılamasa da sonuçta burası Buckingham Sarayı. Görmeden, önünde bir fotoğraf çektirmeden olmaz. İçini gezmek istiyorsanız sarayın çeşitli odalarını, kraliçenin paha biçilemez koleksiyonundan seçilmiş parçaları görebileceğiniz tur seçenekleri mevcut. burayı inceleyip istediğiniz birini seçebilirsiniz. Bu turların fiyatları çok pahalı olduğundan içine girmek yerine önünde hatıra fotoğrafı çektirmekle yetindik. Bu arada saraya geldiğinizde başınızı kaldırıp kraliyet sancağına bakmanızı öneririz. Eğer sancak dalgalanıyorsa kraliçe sarayda demektir, el sallayabilirsiniz. Buckingham Sarayı’na metro ile gelmek istiyorsanız Green Park ya da Victoria istasyonlarından birinde inmelisiniz.

Buckingham Sarayı


Tabi buranın en önemli olayı da Changing the Guard. Nedir bu diye soracak olursanız yaz aylarında her gün, kış aylarında ise iki günde bir saat 11.30’da yapılan askerlerin nöbet değişimi seramonisidir. Daha detaylı bilgi için burayı inceleyebilirsiniz. Zaten değişim gününde saraya geldiyseniz iğne atsanız yere düşmeyecek nitelikte bir kalabalık göreceksiniz. Ancak nöbet değişim töreni sarayın bahçesinde oluyor ve sadece bahçenin önündeki demirlere yakın kişiler görebiliyor. Uzak mesafelerden hiçbir şey göremiyorsunuz. Aslına bakarsanız görülecek çok bir şey de yok. Yani uzun lafın kısası Changing the Guard’ı izleyeceğim diye planlarınızı sakın değiştirmeyin, zaman ve enerji kaybetmeye değer bir şey yok.

Changing the Guard için saraya gelen askerler

Sarayın önü tıklım tıklım

Buraya kadar gelmişken zamanınız varsa saraya çok yakın olan meşhur Green Park ve St. James’s Park’a da uğrayabilirsiniz. Sarayın karşısında geniş, ağaçlı, yürümesi çok zevkli olan bir yol var. Bu yolun adı The Mall. Bu güzel yoldan şöyle bir 10-15 dk yürüyünce Londra’nın en merkezi yeri olan Trafalgar Meydanı’na çıkarsınız. Burası için Londra’nın en merkezi yeri derken abartmıyoruz. Trafalgar Square Buckingham Sarayı’na, Big Ben’e, Leicester Square’ye 10-15 dakikalık yürüyüş mesafesinde. Meydanın ortasında Trafalgar Savaşını kazanarak buraya adını vermiş olan Amiral Nelson’un sütunu bulunuyor. Metro ile gelmek istiyorsanız Charing Cross istasyonunda inmelisiniz.

The Mall

Trafalgar Square ve Nelson Sütunu

Merkezi konumunun yanında Trafalgar Square’yi bu kadar önemli kılan bir diğer şey ise Leonardo da Vinci, Van Gogh, Bellini gibi ünlü ressamların eserlerinin sergilendiği National Gallery. Sanata ilginiz varsa kaçırmamanız gereken bir müze. Yalnız hemen hatırlatalım ki çok büyük bir müze, farkında olmadan yarım gününüzü çalabilir. Londra'daki birçok müze gibi buranın da girişi ücretsiz.

National Gallery

National Gallery'de çocuklar için de eğlenceli aktivasyonlar bulunuyor.

Trafalgar Meydanı’nın tam karşısındaki sokak ingiliz hükümetinin bakanlıklarının yer aldığı Whitehall. İşte o sokaktan aşağı doğru yürümeye başlıyoruz. Yolun sonu Westminster Abbey ve Big Ben’e varacak.

Trafalgar Square’deyiz. Arkamdaki sokak Whitehall.

Whitehall üzerinde bulunan Horse Guards Parade yani Atlı Birlikler.

Devlet daireleri arasında fotoğraf çekinerek ilerliyoruz.

Ve yolun sonunda ilk karşımıza çıkan Westminster Abbey. Burası için Londra’daki en önemli dini yapı diyebiliriz. İngiliz kraliyet ailesinin taç giyme, evlilik, cenaze törenlerine ev sahipliği yapar. En son tüm dünyada milyonlarca insanın (ve tabi ki bizim) televizyondan canlı izlediği Prens William ve Kate Middleton’un düğünleri de işte bu ünlü binada yapıldı. Yine Newton, Darwin gibi ünlü bilim adamlarının mezarları da burada bulunuyor. İsterseniz girip içeriyi gezebilirsiniz, bilet fiyatı 20 pound. Ancak daha güzel bir şey söyleyeyim. Eğer ziyaretinizi dua ve ayin saatlerine denk getirirseniz bilet falan almanıza gerek kalmıyor, ücretsiz girme şansınız oluyor. Westminster Abbey de Londra’da mutlaka görülmesi gerekenlerden. Metro ile gelecekseniz Westminster durağında inmelisiniz.

Westminster Abbey

Westminster Abbey

Westminster Abbey’in hemen yanında bulunan St. Margaret Kilisesi bir anglikan kilisesi. Girişi ise ücretsiz.

Westminster Abbey’in hemen yanında Londra’nın simgesi ünlü Big Ben’i görüyoruz. Hemen baştan söyleyelim burayı görmeden Londra’yı görmüş sayılmazsınız, yani Big Ben o kadar önemli bir turist için. Aslında Big Ben, saat kulesinde bulunan 14 ton ağırlığındaki çanın adıdır. O kadar büyük bir çan ki çaldığı zaman 14 km den duyulabiliyormuş. Aynı zamanda Big Ben dünyanın en büyük ikinci dört yüzlü saati. Gerçekten de görülmesi şart olan muhteşem bir yapı. Metro ile gelecekseniz yine Westminster durağında inmelisiniz. 

Londra’ya gidip de bu pozu çektirmeden olmaz.

Big Ben’in hemen yanındaki yapı ise Westminster Sarayı yani parlamento binası. Günümüz İngilteresinde kraliyet ailesi sembolik olarak varlığını devam ettiriyor. Ülke asıl olarak bu parlamento tarafından yönetiliyor. Parlamentonun tatilde olduğu yaz aylarında bu muhteşem binayı gezebilirsiniz. Eğer vaktiniz varsa Big Ben’i ve Westminster Sarayı’nı akşam saatlerinde de ziyaret edip muhteşem ışıklandırmasıyla görmelisiniz.

Big Ben ve Westminster Sarayı

Big Ben’in yanındaki Westminster Köprüsünden Thames Nehri’ni geçerek, Westminster bölgesine geldiğimizden beri gözümüze takılıp duran London Eye’a gidiyoruz. Thames Nehri deyince aklınıza öyle berrak suların gürül gürül aktığı bir nehir gelmesin. Bildiğiniz bulanık kirli bir nehir. Ancak şehri bir de nehirden görmek istiyorsanız Thames Nehir turları da mevcut. Bu turların süresi 30 dk dan 4 saate kadar değişebiliyor. Uygun tur biletleri için www.groupon.co.uk adresini inceleyebilirsiniz. Neyse London Eye’a geri dönelim. 135 metre yüksekliği ile Avrupa’nın en yüksek dönme dolabı ile karşı karşıyasınız. İsterseniz 20 pound vererek London Eye’a binip 30 dk boyunca Londra’yı 135 metre yükseklikten izleyebilirsiniz. Ancak bunun için uzunca bir kuyruk beklemeniz gerekiyor. buraya tıklayarak siteyi incelerseniz hızlı geçiş sağlayan biletlerin de olduğunu göreceksiniz, tabii bu biletlerin fiyatları standart bilete göre daha yüksek. Yine London Eye’a giden yolda Sealife, Madame Tussauds gibi bir çok atraksiyon bulunuyor. İsterseniz London Eye bileti ile bunlardan birini ya da bir kaçını kombine edebilirsiniz. Bunun için de yine burayı tıklayıp inceleyebilirsiniz.

London Eye

London Eye

London Eye’a giden yollar oldukça kalabalık


Biz daha önce New York’taki Madame Tussauds müzesine gittiğimiz için buradakine gitmeyi tercih etmedik. Ancak dünyanın bir çok yerinde bulunan Madame Tussauds müzesinin Londra ayağı bizim için ayrı bir önem arzediyor. Çünkü Atatürk’ün balmumu heykeli burada sergileniyor. 10 Kasım 2005’ten önce sergilenen heykel Atatürk’e hiç benzemiyormuş ve koskoca müzede hiç kimsenin uğramadığı alakasız bir noktada bulunuyormuş. Allahtan Koç Holding yönetim kurulu başkanı Mustafa Koç bu duruma el atmış. Müze yetkilileri ile uzun süren görüşmeler sonucunda heykel aslına uygun olarak yeniden yapılıp müzedeki yeri değiştirilmiş. Yeni heykel 10 Kasım 2005 tarihinde eskisi ile yer değiştirmiş. 

Atatürk, Madame Tussauds Londra'daki en büyük gurur kaynağımız.

3. GÜN


Londra’da 3. günümüzün ilk durağı bembeyaz evleri ile ünlü Notting Hill. Bu isme hepimiz Julia Roberts ve Hugh Grant’ın Notting Hill filminden aşınayız zaten. Gerçekten de görülmesi gereken güzel bir yer burası. Londra’ya gelmişken kesinlikle yapılması gereken bazı şeyler vardır. Ünlü sokak pazarlarından birine gitmek gibi. Biz de Notting Hill gezimizi cumartesi gününe denk getirerek birbirinden güzel antika ürünlerin satıldığı Portobello’yu görmeyi amaçlamıştık. Ancak maalesef işler hesapladığımız gibi gitmedi. Çünkü buraya geldiğimizde her yıl ağustos ayının son haftası yapılan Notting Hill Karnavalı nedeniyle pazarın kurulmadığını gördük. Tamam belki Portobello’yu göremedik ama hiç hesapta yokken kendimizi Avrupa’nın en büyük sokak karnavalının tam ortasında bulduk. Sevinsek mi üzülsek mi bilemedik açıkçası. Karnaval nedeniyle yaklaşık 1 milyon insanın Londra’ya gelmesi bekleniyormuş, olay o kadar büyük yani. Alınan alkolün, kullanılan uyuşturucunun haddi hesabı yok. Çoğu insan alınan alkolün etkisiyle ayakta bile zor duruyor. Eğer dans etmeyi, içmeyi seviyorsanız bu karnaval tam size göre. Ulaşım konusuna gelince Notting Hill için Notting Hill Gate istasyonunda inip sokaklarda gezine gezine ilerleyebilirsiniz. Portobello için Notting Hill Gate’de inebileceğiniz gibi daha yakın olan (yani 4-5 dakikalık yürüme mesafesinde olan) Ladbroke Grove istasyonu ya da Westbourne Park istasyonlarında inerek ulaşabilirsiniz.

Notting Hill'in meşhur beyaz evleri

Pazarını göremediğimiz Portobello

Notting Hill Karnavalından renkli görüntüler


Kraliçelere el sallayın


İçmeyi ve dans etmeyi seven herkesin eğleneceği bir karnaval

Notting Hill karnavalında bir tur attıktan sonra ani bir rota değişikliği ile bugünün planları içerisinde bulunmayan Camden Town'a geçiyoruz. İddia ediyoruz Camden Town Londra’da en beğeneceğiniz, gezmekten en çok zevk alacağınız yer olacak. Bizim için de öyle oldu. Şehrin biraz uzağında kalıyor diye burayı listenizden çıkarmayın sakın. Ulaşımı da çok kolay, Camden Town metro durağında inmeniz yeterli. Burası daha çok rockçıların, punkçıların, aykırı kişiliklerin adresi olarak bilinse de herkesin kendine göre bir şeyler bulabileceği bir yer. Buraya kadar gelmişken birbirinden değişik ve güzel şeyler bulabileceğiniz Camden Lock Market ve aykırı Cyberdog’u mutlaka gezmelisiniz. Ayrıca Londra’daki hediyelik eşya olayını fiyat ve çeşitlilik açısından en doğru yer olan Camden Town’da hallediyoruz, haberiniz olsun. Özellikle de Cyberdog’un hemen karşısındaki hediyelikçi fiyat olarak Camden Town içinde de en uygunu.

Camden Town

Camden Town

Cyberdog Camden Town’da mutlaka uğramanız gereken adreslerden biri. Fosforlu tuvalet kağıdından fantastik parti kıyafetlerine kadar her şeyi burada bulabilirsiniz. En alt katı ise erotik shop.


Camden Town'dan sonra sırada Tower of London ve Tower Bridge var. Tower of London'ın  tarihi çooook eskilere taa 1078 yılına dayanır. 1. William tarafından yaptırılan bu kale tarihte hapishane, idam ve işkence merkezi, darphane, hayvanat bahçesi gibi çeşitli amaçlarla kullanılmış. Kalenin dışarıdan görüntüsü gerçekten de çok güzel kendinizi bir an için o dönemde hissediyorsunuz. Girip içini de gezebilirsiniz ancak uzunca bir bilet sırası beklemek zorunda kalabilirsiniz. Bilet fiyatı ise 24.50 pound. Bu arada bileti   burayı tıklayarak online da alabilirsiniz. Tower Hill metro istasyonunda inerek buraya kolaylıkla ulaşabilirsiniz.

Tower of London

Tower of London

Tower of London’a yakınlığı nedeniyle Tower Bridge ismini almış olan köprü Londra’nın bir diğer simgesi. Thames Nehri üzerinde 1894 yılından beri tüm asaletiyle kendini gösteriyor. Gerçekten de çok şık bir köprü. Tower Bridge aynı zamanda dünyanın en ünlü baskül köprülerinden biri. Yani zaman zaman deniz araçlarının geçmesi için köprü açılıyor. Tabii ingilizler bu olayı da turistik bir aktivasyon haline getirmeyi bilmişler. Köprünün ne zaman açılacağını buradan öğrenebilirsiniz. Eğer isterseniz köprünün içine girebilir ayrıca 8-9 pound gibi bir ücret ödeyerek köprünün üst katındaki cam zemin üzerinde yürüyebilirsiniz. Sizin yerinizde olsam köprünün açılış saatinde cam zeminde yürürüm, ayaklarınızın altında köprünün açılması, gemilerin birbiri ardına geçmesi değişik bir duygu olmalı. Tower Brigde için de yine Tower Hill istasyonunda inmelisiniz. 

Tower Bridge

Köprünün açılmasını bekleyen kalabalık

Ve nihayet köprü açılır...

Güzelim Tower Bridge’yi arkamızda bırakıp Thames Nehri boyunca (biraz da kaybolarak) ilerliyoruz. Zaman yokluğundan karşıya geçip yakından göremesek de nehrin bu tarafından  bazı ünlü yapıları fotoğraflıyoruz. 

Resimde bize göre sol taraftaki City Hall yani belediye binası. Sağ taraftaki ise The Shard. İsterseniz Shard’ın tepesinden Londra’ yı izleyebilirsiniz. Fiyatı 26 Pound. 

Millennium Köprüsünün hemen karşısında modern sanat eserlerinin bulunduğu Tate Modern bulunuyor. Sevindirici olansa müze girişinin ücretsiz olması.

Bir önceki fotoğrafta Millennium Köprüsünü ve Tate Modern’i görüyorsunuz. İşte köprüye ve müzeye sırtınızı dönerseniz bu görüntüyle karşılaşacaksınız yani ünlü St. Paul Katedrali ile. 

St. Paul’s Katedrali her yıl milyonlarca turist tarafından ziyaret edilen ünlü bir anglikan kilisesi. Bu katedral 1666 yılındaki büyük Londra yangınında harabeye dönmüş ancak ünlü mimar Wren, barok tarzıyla yeniden inşa etmiş. 113 metrelik işlemeli kubbesi bugün dünyanın en büyük kubbelerinden biri. Kraliyet törenleri genellikle Westminster Abbey’de yapılırken Prenses Diana ve Prens Charles’ın düğünleri ise St. Paul’s Katedralinde yapılmış. Laf aramızda kalsın ama bu durum Kraliçe Elizabeth’in hiç mi hiç hoşuna gitmemiş, o zamanlar düğünün Westminster’de olması için diretmiş. Katedralin içine girip gezebilirsiniz. Kapıda 18 pound olan bilet fiyatı online alındığında 15.50 pounda düşüyor. Bence ibadet saatlerini bekleyin çünkü burada da ayin saatlerinde giriş ücretsiz. Ulaşım için St. Paul’s Station’da inebilirsiniz. 

St. Paul’s Katedrali ve Paternoster Square

Katedralin hemen arka tarafında Paternoster Square bulunuyor. Burada özellikle bahsetmek istediğim bir restoran var, Paternoster Chop House. Buranın üzerinde bu kadar durmamın nedeni inanılmaz derecede lezzetli steak’leri. Tercih olarak deniz ürünleri de var ama buraya gelip de balık siparişi verince tuhaf tuhaf yüzünüze bakıyorlar açıkçası. Eğer vaktiniz varsa burada şöyle güzel bir steak deneyin bence, gerçekten de çok lezzetli. 

Paternoster Chop House


St. Paul's katedralinden sonra kumarhaneleri ile ünlü Leicester Square'ye geliyoruz. bir meydan. Yine burası birbirinden güzel restoran ve cafelere ev sahipliği yapıyor. Oldukça güzel ve hareketli bir yer. Burada bahsini etmeden geçemeyeceğim bir mağaza var ki o da m&m’s World. Ünlü şeker markası m&m’in dünya üzerindeki bir kaç mağazasından biri de Londra’da. Burada oldukça eğlenceli m&m ürünlerini bulabilirsiniz. Fiyatlar öyle çok da ucuz değil açıkçası. Leicester Squareye gelmek için Leicester Square metro istasyonunda inmelisiniz. 

Leicester Square

Leicester Square’de sokak dansçıları

m&m’ World

m&m's world'daki ünlü şeker şelaleri



Sırada yine çok özel bir yer ver, Covent Garden. Londra’da mutlaka görmeniz gereken bir yer. Covent Garden’ın o güzel restoranlarında mutlaka oturup bir şeyler yemelisiniz, Apple Market’te alışveriş yapmalısınız. Emin olun çok zevk alacağınız bir yer. Eskiden burası meyve sebze satılan bir pazarken günümüzde Londra’nın en şık ve renkli yeri haline gelmiş. Yine burada bir çok ulaşım aracının sergilendiği London Transport Museum bulunuyor. Girişi ise 16 pound. Covent Garden’a metro ile ulaşmanın en kolay yolu Covent Garden istasyonunda inmek. 

Covent Garden

Covent Garden

Covent Garden

4.GÜN

MÜZELER

Londra için müzeler şehri diyebiliriz. Hem dünyaca ünlü bir çok müzeye ev sahipliği yapıyor hem de bu müzelerin bir çoğu ücretsiz. Londra’da sayısız müze bulunuyor ama bunlardan en çok National Gallery, British Museum, Tate Modern, Victoria and Albert Museum, Science Museum, National History Museum’u duyacaksınız. Tabii bu müzeler o kadar büyük ki tek bir tanesini bile hakkıyla gezmek isteseniz saatleriniz hatta günleriniz gider. Biz ise sadece Science Museum, Victoria&Albert Museum ve National History Gallery’i ziyaret edebildik. Bu üç müze ile ilgili 2 güzel şey söylemek istiyorum. Birincisi bu müzeler birbirine çok yakın. Metroda South Kensington durağında inerek üçüne de çok kolay ulaşabilirsiniz. İkincisi ise bu müzelerin hepsi de ücretsiz. Doya doya gezebilirsiniz :)

Science Museum

Science Museum

Science Museum

Victoria&Albert Museum

National History Gallery

National History Gallery

Dinozorlar müzenin en ilgi çekici ve de en kalabalık tarafını oluşturuyor

Sanatın kalbi olan Royal Albert Music Hall, 1. Victoria’nın eşi Prens Albert tarafından sanatı geliştirmek amacıyla yapılmış. Salon 1871 tarihinde açılmış. O dönemde de çağının en ünlü sanatçılarının konser verdiği bu salon günümüzde de (1961’den beri) her yıl düzenlenen BBC Proms konserlerine ev sahipliği yapıyor. Bu konserler temmuz gibi başlıyor ve tüm yaz devam ediyor. Uygun fiyatlara güzel konserler bulunabiliyor. Web sitesini buradan inceleyebilirsiniz  Eğer konsere gidecek kadar vaktiniz yok ama yine de bu güzel salonu görmek istiyorsanız o da mümkün. Çünkü 12 pound bilet parası vererek bu muhteşem salonun içini de gezebiliyorsunuz.

Hyde Park’ın South Kensington tarafında bulunan Victoria tarafından eşi Prens Albert’in anısına yaptırılan The Albert Memorial.

Royal Albert Hall

Evet Londra’daki son adresimizdeyiz, Harrods. Burası 20.000 metre karelik alanı ve 330 mağazası ile Birleşik Krallığın en büyük AVM’si ve sanırım aynı zamanda en pahalısı da. İngiltere’de bazı mağazaların üzerinde kraliyet sembolü bulunur. Bu, kraliyet ailesinin oradan alış veriş yaptığının göstergesiymiş. Harrods da bu armayı taşıyan mağazalardan biri. Zaten bu pahalılıkla da kraliyet ailesinden başkası burada alış veriş yapamaz gibi geliyor insana. Harrods’un içi kadar dışı da hayranlık uyandırıcı. Özellikle de gece ışıklandırması harika. İçinde aradığınız her şeyi bulabilirsiniz. Ben özellikle giriş katındaki yiyecek bölümünü çok beğendim. Harika şeyler var, görüp de acıkmamak elde değil. Burası 2010 yılına kadar 1997 yılında Paris’teki trafik kazasında hayatını kaybeden Prenses Diana’nın sevgilisi Dodi Al Fayed’in babasınınmış. Bu nedenle Harrods’ın içinde Diana ve Dodi için küçük bir anıt da bulunuyor.

Arkamızda ünlü Harrods

Harrods'ın gece ışıklandırması çok meşhur

Harrods'ın kendisi kadar ünlü ayıcıkları

Harrods'daki Diana ve Dodi anıtı

Son olarak tarihi kırmızı telefon kulübelerde poz vermezsek ayıp olur

Evet geldik dolu dolu geçen 5 günün sonuna. En başta da söylediğimiz gibi Londra çok güzel ve de çok büyük bir şehir. Hatta Paris’i görene kadar Avrupa’daki en beğendiğimiz şehirdi diyebiliriz. Güzel hatıralarla Londra’ya elveda diyoruz. Başka yazılarımızda buluşmak üzere…

Aklınıza takılanlar için gulayden@gmail.com adresinden bana ulaşabilirsiniz.

New York gezi yazıları için buraya tıklamanız yeterli..























Hiç yorum yok:

Yorum Gönder