Sayfalar

13 Eylül 2017 Çarşamba

BRUGGE GEZİ REHBERİ

Brugge

Bir önceki yazımda Brüksel’i keşfetmiştik. Şimdi ise sizleri sadece Belçika’nın değil Avrupa’nın en turistik noktalarından birine yani Brugge’a götürmek istiyorum. Belçika’daysanız ya da Brugge’un çevresinde bir yerlerdeyseniz ki bu Paris olur, Amsterdam olur ya da başka bir yer olur, üşenmeyip mutlaka ama mutlaka buraya gelmelisiniz. Brugge sizi o kadar mutlu edecek ki “acaba az mı vakit ayırdım, bir gün daha mı kalsaydım?” gibi aklınızı kemiren sorularla bu şehirden ayrılacaksınız. 

Brugge

Brugge

Şimdiye kadar yazdığım yazılarda Avrupa şehirlerinin tarihi dokusunun ne kadar iyi korunduğundan bahsedip durdum. İşte bu tarihi dokuyu koruma mevzusunda Brugge nirvanaya ulaşmış bir şehir. Öyle ki Brugge sanki ortaçağda takılmış kalmış, üzerinden hiç zaman geçmemiş. Avrupa’nın bir çok noktasını etkileyen İkinci Dünya Savaşından bile hiç zarar görmeden çıkmış ve günümüze kadar sapasağlam gelmiş. 

Brugge

Brugge’a seyahatinizden önce gaza gelmek istiyorsanız In Brugges filmini izleyebilirsiniz. 


Uzun lafın kısası, şu fani hayatta Brugge’u bir kez olsun görmek lazım. Peki Brugge’a nasıl gideriz? Gözbebeğimiz İstanbul’dan Brugge’a maalesef direkt uçuş yok. Bu durumda Brugge’a ya Brüksel’den ya da çevredeki diğer şehirlerden ulaşım sağlamanız gerekiyor. Brüksel havaalanından direkt Brugge’a giden araçlar var ancak bunlar 120 euro gibi saçma bir para istiyor. Yine araç kiralayarak da Brugge’a gitmek bir seçenek ancak araba Brugge’da hiç ama hiç işinize yaramayacak. Bu nedenle ulaşımın en kolay, en ucuz ve de en mantıklı yolu tren. Brüksel Centraal Station ve Brüksel Midi İstasyonundan Brugge’a neredeyse her 30-60 dakikada bir trenler kalkıyor. Biletlerinizi burayı tıklayarak online alabileceğiniz gibi istasyondaki otomatlardan da alabilirsiniz. Brüksel-Brugge 2. sınıf tek yönlü bilet kişi başı 14.70 euro. Yalnız burada 2. sınıf meselesine çok fazla takılmayın, öyle çok büyük farklılıklar yok. Olsa bile mesafe kısa olduğundan çok da etkilemiyor. Eğer seyahatiniz hafta sonuna denk geliyorsa Weekend Ticket seçeneğini kullanabilirsiniz. Bu durumda biletiniz cuma akşamı saat 19.00’dan pazar gecesine kadar geçerli ve fiyatı da yarı yarıya indirimli oluyor. Brüksel-Brugge tren ile 90 dakika sürüyor. 




Hedefimiz Brugge



Brugge’da metro ya da tramvay bulunmuyor. Toplu taşıma otobüsler ile gerçekleştiriliyor. Ancak Brugge tüm turistik noktaları birbirine yakın olan, yürünerek bir günde rahatlıkla bitirilebilecek bir şehir olduğundan toplu taşımaya hiç ihtiyaç duymuyorsunuz. Brugge'da bisiklet kiralamak iyi bir tercih olabilir. Bisiklet kiralayabileceğiniz bir çok firma var. Ufak tefek değişiklikler olmakla birlikte genel olarak saatlik kiralama 4 euro, günlük kiralama ise 13 euro civarı. Burayı tıklayarak daha detaylı inceleme yapabilirsiniz.




Bisikletler için park yerleri bile var





Brüksel’den sonra Brugge’da da çikolata, bira, waffle ve patates kızartması furyası tüm hızıyla devam ediyor. Brüksel’de denemeye fırsat bulamadıysanız üzülmeyin yani :))




Brugge’de harika hediyelikler var.


Biz Brugge'da neredeyse 24 saatten bile az kaldığımız için Brugge City Card'ı almayı düşünmedik. Ancak daha geniş vaktiniz varsa ve o müze senin bu müze benim gezmeyi seviyorsanız bu kart işinize yarayabilir. Kartın 48 (fiyatı 40 euro) ve 72 (fiyatı 45 euro) saat geçerli olanları var. Bu kartla 30'a yakın müzeye ücretsiz girebiliyorsunuz. Bunun dışında bazı konser, tiyatro ve dans gibi sanatsal aktivitelerde, bisiklet kiralama ve parklarında, bazı müze shoplarda da ekstra indirim sağlıyor. Dediğim gibi Brugge'da uzun süre kalıp tüm müzeleri gezmeyi planlayanlara bu kart avantaj sağlayabilir. Burayı tıklayarak web sitesini inceleyip Brugge City Card'ı online alabilirsiniz. 


Konaklama mevzusu tamamen size kalmış. Brugge bir günde rahatlıkla gezip bitirebileceğiniz bir şehir. İster günübirlik bir gezi yapıp akşamına dönüş yaparsınız, isterseniz de bu güzel ortaçağ şehrinin romantizmini güneş battıktan sonra da yaşamaya devam edersiniz. Bana soracak olursanız yetişmeniz gereken bir şey yoksa konaklayın derim. Brugge’un gecesi de gündüzü kadar güzel çünkü. Brugge’da Historical Centre’nin dışında görülecek birşey olmadığı için konaklamayı da bu bölgeden seçmelisiniz. Biz konaklama için Brugge’un merkezi diyebileceğimiz Markt Meydanına 650 metre uzaklıktaki Lace Hotel’i tercih ettik. Tek gece için 50 euro ödedik. Otel ayrıca bazı aktivasyonlar için indirim kuponları da veriyor. Otelin hem lokasyonundan hem de temizliğinden çok memnun kaldık. 




Lace Hotel




Resimde gördüğünüz otelin indirim kartı. Bisiklet, Sagway gibi aktivasyonlarda ve bazı müzelerde %5-10 indirim sağlıyor.



Brugge açık hava müzesi gibi, gezilecek yerler açısından oldukça zengin bir şehir. İşin güzel tarafı ise daha önce de bahsettiğim gibi gezilecek yerlerin hepsi birbirine çok yakın. Ben size Brugge’u gezdiğimiz sıraya göre anlatacağım.



Brugge'daki gezi rotamız bu şekilde



Brugge’da otelimize yerleştikten sonra hemen gezmeye başlıyoruz. Zaten Brugge insanda değişik bir psikoloji yaratıyor, sanki şehre adım attığınız andan itibaren hiç durmadan gezmeli, hiçbir ayrıntıyı gözden kaçırmadan her yeri görmeliymişsiniz gibi enteresan bir hissiyata kapılıyorsunuz. Biz bir ara kendimizi öyle kaptırmışız ki dışarıdan görenler “bunlar koştur koştur nereye yetişmeye çalışıyorlar acaba??” diye düşünmüşlerdir kesin. Hiç acele etmeye gerek yok. Sakin sakin, şehri içinize sindirerek, tadını çıkararak gezmeye çalışın. 




Brugge’da her sokağın ayrı bir güzelliği var.




Brugge



Brugge’daki ilk durağımız Burg Meydanı oldu. Burası Brugge’nin ana meydanı olan Markt Meydanı’na göre daha küçük, daha mütevazi bir meydan. Burg Meydanı, zamanında Brugge’nin ilk yerleşim yeriymiş. Günümüzde ise Brugge’nin idari merkezi konumunda. Stadhuis (yani Belediye Binası), Eski Nüfus Müdürlüğü, Brugge Müzesi ve Psikopos Sarayı bu meydanda yer alıyor. Ancak bunlar içerisindeki en önemli yapı Belediye Binası’nın hemen sağ tarafında bulunan Kutsal Kan Kilisesi. Yapımına 12. yy’da başlanan kilise taa 20 yy’da bitirilebilmiş. Kilise ismini Hz. İsa’nın kanının bulunduğuna inanılan bir bez parçasından alıyor. Haçlı seferleri sırasında bir şovalye tarafından Kudüs’ten getirilen bu bez parçası günümüzde bu kilisede cam bir fanusun içinde sergileniyor. Başında bir din görevlisi bulunuyor. Ve upuzun bir sıra oluşturan ziyaretçiler bu cam fanusu öpüp başında dua ediyorlar. Kilise sabah saat 09.30 - 12.30 , öğleden sonra ise 14.00 - 17.30 arasında açık ve girişi ücretsiz. 





Burg Meydanı, gördüğünüz bina da Stadhuis yani Belediye Binası



Kutsal Kan Kilisesi


Sonraki durağımız Brugge’nin kalbi diyebileceğimiz Markt Meydanı oldu. Ortaçağdan kalma evleri, heybetli Belfry saat kulesi, faytonları ve birbirinden tatlı cafeleri ile harika bir meydan burası. Yalnız o güzelim meydanın ortasına kurulan ve ne işe yaradığını anlamadığım koskocaman anlamsız çadırlarla meydanın ortaçağ dokusunu bozan Brugge Belediyesini ayrıca tebrik etmek lazım. Yüzyılların yapamadığını belediye iki uyduruk çadırla yapmış yani. Neyse biz yazımıza devam edelim. Meydanın her yerinde gördüğünüz faytonlara binerek şehri turlayabilirsiniz. Fayton turları haftanın her günü saat 09.00-18.00 arası yapılıyor, fiyatı ise 50 euro. Faytona 4 kişi binebiliyor, süresi ise yaklaşık 40 dk. Aynı kanal turundaki gibi sürücünüz size aynı zamanda rehberlik de ediyor. Biz şehri kanallardan turladığımız için faytona binme gereği duymadık. Ancak faytonu da tercih eden birçok turist vardı, karar size kalmış. 




Markt Meydanı ve Pieter de Coninck Anıtı



Bu da o güzelim meydanın ortasına dikilmiş manasız çadır.



Markt Meydanındaki faytonlar



Markt Meydanı’nda dikkatinizi en çok, 83 metrelik kulesiyle, Brugge’nin en uzun yapılarından biri olan Belfry ya da Belfort Saat Kulesi çekecek. Heybeti ile meydana girer girmez bütün beğenileri üzerine topluyor zaten. Belfort Saat Kulesinin en önemli özelliği tam 47 adet farklı çan sesine sahip olmasıdır. Eskiden önemli olayları halka haber vermek için farklı çan sesleri kullanılırmış. Sonrasında da saat mekanizması eklenmiş. Eğer isterseniz saat kulesinin tepesine de çıkabiliyorsunuz ancak kötü bir haberimiz var; maalesef asansör yok. Yukarı çıkabilmek için 366 merdivencik çıkmanız gerekiyor. Üstelik bu merdivenler yukarı çıktıkça daralan, tek kişinin bile neredeyse zar zor geçebildiği türden. Bu yüzden belli sayıda kişiyi içeri alıyorlar. Bu da dışarıda kocaman bir sıranın oluşması anlamına geliyor. Roma’daki St. Pietro Katedralinin tepesine çıkarken zar zor nefes aldığım o daracık merdivenlerde yeterince travmatik oldum sanırım, dolayısıyla buraya çıkmayı hiç göze alamadım. Artık klostrofobik bir flamingoyum ben :) Belfort Saat Kulesi’ne haftanın her günü saat 09.30 - 18.00 arasında, 10 euro ödeyerek çıkabilirsiniz. 



13. yüzyılda yapılan Belfort Saat Kulesi Brugge’nin en önemli simgesi. 





Markt Meydanı’na kurulmuş olan yüksek platformlardan güzel selfiler çekebilirsiniz.



Markt Meydanı'nda katılabileceğiniz aktivasyonlardan biri de Historium. Historium misafirlerini teknolojinin her türlü nimetini kullanarak hazırladığı interaktif bir sunumla Brugge'nin altın çağını yaşadığı 15.yy'a götürüyor. Girişi 13.5 euro. Gidenler çok memnun ayrılıyor, haberiniz olsun.


Historium



Historium’un hemen yanında Biermuseum yani Bira Müzesi var. Burada biranın tarihi hakkında bilgi edinip bira nasıl yapılıyor onu öğreniyorsunuz. İsterseniz biraları deneyebiliyorsunuz. Girişi 15 euro.




Biermuseum



Brugge’da yapılmadan dönülmeyecekler listesinin ilk sırasında yer alan Kanal Turu’na geldi sıra. Kanal turunun biletini Markt Meydanı’nın hemen arka sokağında bulunan ve Brugge’de çok meşhur olan (benim de daha sonra yazımda bahsedeceğim) 2be’nin hemen önünden aldık. Turlar haftanın her günü 10.00-18.00 arasında yapılıyor. Bunun gibi bir kaç ana noktadan daha biletleri temin edebilirsiniz. Şehrin her yerinde bilet fiyatları sabit; erişkinler 8 euro, çocuklar  4 euro. Ne yalan söyleyeyim şehri bu kadar turistle dolup taşarken görünce ana aktivasyonlardan biri olan kanal turunun Venedik’teki gondol turu gibi saçma bir fiyat olmasını bekliyordum. Görevli 8 euro deyince inanın sevinç gözyaşlarımızı zor tuttuk. Teknelerde 3 sıra halinde oturuyorsunuz, biz daha rahat fotoğraf çekebilmek adına kenarda oturmayı tercih ettik. Tur aşağı yukarı 30-40 dakika kadar sürüyor. Kanal turu ile Brugge hakkında hem genel bir bilgi edinebiliyorsunuz hem de harika fotoğraf kareleri yakalayabiliyorsunuz. Brugge’da kanal turunu mutlaka listenize ekleyin.





Kanal Turu için biletimizi 2be’nin hemen karşısındaki bu gişeden aldık. Başka noktalarda da bu gişelerden göreceksiniz. 




Biletinizi alıp sıraya giriyorsunuz. Sırayı görünce gözünüz çok da korkmasın, hızlı ilerleyen bir sıra bu. 




Ve Kanal Turu başlıyor.




Kanal Turu




Kanal Turu




Arkamızda gördüğünüz karizmatik kaptanımız tur boyunca bize önünden geçtiğimiz binalar ve Brugge hakkında bilgiler verdi. Tabii inerken bahşişini almayı da ihmal etmedi :)





Kanal turu bittiğine göre etraftaki her şeyin önünde poz veren turist moduna geçebiliriz.


Belfort Saat Kulesi’nin sağındaki cadde şehrin en ünlü alışveriş caddesi olan Steenstraat. Her dakika hareketli ve eğlenceli olan bu caddede gezmesi çok eğlenceli. 



Steenstraat eğlenceli görüntüler yakalayabileceğiniz bir cadde

Steenstraat’ın sonunda şehrin ana kilisesi olan St. Salvador Katedrali bulunuyor. Girişi ücretsiz. (fotoğraf internetten alınmıştır)

St. Salvador Katedrali

St. Salvador Katedrali’nin önünden geçerek Church of our Lady ve St. Jans Hospital’in bulunduğu Katelijnestraat’a giriyoruz. 
Tarihi 11. yy’a dayanan St. Jans Hospital Avrupa’nın en eski hastanesi olarak biliniyor. Taa 1978 yılına kadar da hizmet vermiş. Şu anda ise müze olarak kullanılıyor. Haftanın her günü saat 09.00 - 17.00 arası ziyarete açık olan müzenin girişi 8 euro. Maalesef biz Brugge sokaklarında aval aval dolanırken zaman haince ilerlemiş ve biz giriş için son saati kaçırmışız :((

Meşhur kırmızı pencereleri ile St. Jans Hospital


St. Jans Hospital



St. Jans’ın hemen karşısında Flemenkçesi Onza Lieve Vrouwekerk olan Church of Our Lady var. Kilisenin 122 metrelik çan kulesi Brugge’nin en uzun yapısı. Ancak buranın ayrı bir önemi var. Roma’da, Floransa’da adı her taşın altından çıkan Michelangelo’nun İtalya dışındaki tek eseri burada bulunuyor. Kiliseye giriş ücretsiz , ancak Michelangelo’nun “Meryem ve Çocuk” heykelini görmek için 3 Euro ödemeniz gerekiyor.




Church of Our Lady



Michelangelo'nun ünlü "Meryem ve Çocuk" heykerli 

Sıra geldi benim Brugge’daki en sevdiğim yere; Begijhof - Beguinage Manastırına. Kabul ediyorum Brugge’da çok daha güzel yerler var ancak burası bana inanılmaz huzurlu geldi. Rüzgarla uçuşan dalların sesi, bembeyaz evler, o huzur verici sessizlik… Ne bileyim ben en çok burayı sevdim işte. 1245 yılında yapılan Begijnof, yalnız kadınların ve rahibelerin yaşadığı, tamamen basitlik üzerine kurulmuş bir yer. Avlusuna girip gezmek ücretsiz. Bir de müze kısmı var ki buraya giriş de 2 euro



Begijnof’un bu güzel beyaz evleri UNESCO dünya mirası listesinde yer alıyor. 



Begijnof



Siz siz olun sakın Begijnof’ta gürültü yapmaya ya da rahibelerin fotoğraflarını çekmeye kalkmayın, ciddi ciddi sinirleniyorlar.



Beginjhof’tan çıkıp Brugge’deki son durağımız olan Minnewater Park’a, ya da daha romantik adıyla Aşk Gölü’ne yürüyoruz. Minnewater Park bizim için iyi bir final oldu. Çimlere serilip kuşların sesini dinleyerek bütün günün yorgunluğunu attık diyebilirim. Çantanıza bir şeyler attıysanız burası piknik için de çok uygun bir yer.

Minnewater Park

Minnewater Park

Minnewater Park’taki seyyar pisuvarlar :))

Siz benim böyle kötü çıktığıma bakmayın, biraz uğraşırsanız Minnewater'ın meşhur kuğularıyla eğlenceli selfiler çekebilirsiniz.


Evet, Brugge’yi karış karış gezdik, yorulduk ve de haliyle acıktık. Brugge’de az vakitte çok yer gezmemiz gerektiğinden bütün gün birbirinden güzel cafe ve restoranların önünden içimiz cız ede ede geçtik. Artık akşama güzel bir yemek yesek iyi olur diye düşündük ve etobur olan biz, tripadvisor puanı da oldukça yüksek olan R&B’yi seçtik. Açılımı Ribs ’n Beer. Burada sabit bir fiyat ödüyorsunuz ve istediğiniz kadar pirzola yiyebiliyorsunuz. Bizim gittiğimiz dönemde bu fiyat kişi başı 18 euro idi. İçecekler için de ayrıca para ödüyorsunuz. Etin lezzetine gelince ben soslu pirzola seçmiştim ama sos bana çok tatlı geldiğinden maalesef pek beğenemedim. Sossuz olanı daha iyi gibiydi. 2 kişi içeceklerle birlikte toplamda 44.70 euro ödedik. 

R&B adresi; Ezelstraat 50, 8000 Brugge, Belçika

R&B

Fişimizi de koyuyorum :p

Son olarak da Brugge’da bayağı meşhur olan bir yerden, 2be Beer Wall’dan biraz bahsetmek istiyorum. Burası için Brugge’nin en ünlü birahanesi desek abartmış olmayız herhalde. Ne kadar ünlü olduğunu anlamak için başınızı uzatıp içeri bakmanız yeterli. Tamamıyla turistlerin istilasına uğramış bir yer göreceksiniz. Bırakın oturup bir şeyler içmeyi kalabalıktan dolayı fotoğraf çekmek bile neredeyse imkansız. Ancak sıra bekleyecek kadar vaktiniz ve sabrınız varsa burada mutlaka birşeyler için derim. Bir kere buranın lokasyonu harika. Tam kanalın yanında muhteşem Brugge manzarasına karşı bir şeyler içmek gerçekten de çok zevkli. İkinci olarak da burada aklınızın alamayacağı kadar çok bira çeşidi var. İsterseniz bir çok bira çeşidini azar azar tadabiliyorsunuz.

2be adresi; Wollestraat 53, Brugge

Sonuç olarak Brugge yılda yaklaşık 2 milyondan fazla turist alarak Avrupa’nın en önemli destinasyonlarından biri haline gelmiş durumda. Avrupa şehirleri genel olarak birbirine benzer kabul ediyorum ama Brugge, günümüze kadar getirmeyi başarabildiği ortaçağ havası ile size diğer avrupa şehirlerinden farklı bir deneyim yaşatacak. Benim Brugge hakkında söyleyeceklerim bu kadar. Umarım yazım gitmeyi planlayan arkadaşlara yardımcı olmuştur. Farklı bir destinasyonda buluşmak üzere…

Brüksel gezi yazısı için buraya tıklayın...

20 Temmuz 2017 Perşembe

BRÜKSEL GEZİ REHBERİ


Bu bayram rotamız Brüksel

Yine bir bayram tatili… Gerçi bu sefer 9 günlük efsane tatiller yok karşımızda, hepi topu 5 güncük bir tatilimiz var. Düşündük taşındık, interneti de kafi miktarda karıştırdık ve uzun zamandır yapmayı planladığımız Belçika-Hollanda turu için ideal zamanın bu olduğuna karar verdik. Gidiş Brüksel, dönüş Amsterdam (yani 1 gün Brüksel, 1 gün Brugge, 3 gün de Amsterdam) olacak şekilde planlama yaptık. 

Tailimizin ilk durağı Brüksel oldu. Siz de gitmeden interneti biraz karıştıracak olursanız gezgin kardeşlerimizin Brüksel hakkındaki olumsuz yorumları ile sıkça karşılaşacaksınız. Bu olumsuz yorumlar kafamızı karıştırmadı desek yalan olur. Acaba Brüksel’deki bir günü de Amsterdam’a mı aktarsak diye kafa karışıklığı yaşarken, sonuçta Avrupa’nın ortasındaki bir başkent ne kadar kötü olabilir ki diye düşünüp gitmeye karar verdik. İyi ki de öyle yapmışız çünkü Brüksel bizde öyle çok da olumsuz bir izlenim yaratmadı açıkçası. Ortaçağdan kalma evleri, çikolatacıları ve şehrin geneline hakim olan waffle kokusu ile gayet güzel hatıralara ev sahipliği yaptı. Ancak tüm bu olumlu yönlerine rağmen Brüksel öyle tek başına zaman ayrılacak bir şehir de değil. Bir kere Brüksel çok merkezi bir konuma sahip, Paris ve Amsterdam’a trenle 1-2 saatlik mesafelerde bulunuyor. Bu merkezi konumdan faydalanıp Brüksel seyahatinizi Paris ve Amsterdam rotaları ile birleştirmeniz sizi turistik açıdan daha fazla tatmin edecektir. 

Ortaçağdan kalma evleri ile Brüksel

Bu kadar laftan sonra gelelim Brüksel’e. Aslında Brüksel yüzyıllar öncesinde bataklığın kurutulması ile ortaya çıkmış bir şehir. Belçika’nın başkenti, aynı zamanda Avrupa Birliğine de başkentlik yapıyor. AB Komisyonu, AB Bakanlar Kurulu, AB Parlamentosu ve bunların yanında NATO Merkez Karargahı bu şehirde yer alıyor. Yani kısacası, Brüksel’in her tarafından bürokrasi fışkırıyor. 

Brüksel İstanbul’dan yaklaşık 3 saat 15 dk sürüyor. THY ve Pegasus’un direkt uçuşları mevcut. Brüksel’de iki adet havaalanı var. Bizim indiğimiz yani THY’nin indiği havaalanı Zaventem. Az önce de dediğim gibi burası THY’nin ve bütün büyük hava yolu firmalarının indiği Brüksel’in ana havaalanı. Zaventem’in en güzel tarafı merkeze sadece 12 km mesafede bulunması. Merkeze ulaşımın en kolay yolu ise tren. Zaventem’den Brüksel Central’e neredeyse her 15 dakikada bir tren var. Biletlerinizi gişedeki görevlilerden ya da otomatik makinelerden 8.80 euroya alabilirsiniz. Sonrasında 20 dakikada Brüksel Central Stationdasınız. Tren kullanmak istemeyenler için otobüs ve taksi seçenekleri de mevcut tabii ki. Diğer havaalanı ise Pegasus’un indiği Charleroi Havaalanı. Bu havalimanı için aslında Brüksel’de değil de Brüksel’in yakınlarında demek daha doğru olur. Çünkü Brüksel Central’e yaklaşık 60 km uzaklıkta. Havaalanından merkeze ulaşmak 1-1,5 saat kadar sürüyor. Charleroi’den merkeze ulaşmanın en uygun yolu ise otobüs. Otobüs ile Brüksel’in ana istasyonlarından olan Brüksel Midi İstasyonuna geliyorsunuz. Otobüs biletini önceden online alabileceğiniz gibi otobüsün içinden de alabilirsiniz. Online alırsanız 14 euro, otobüsten alırsanız 17 euro ödüyorsunuz. Yine de Zaventem’e göre Charleroi’den merkeze ulaşmak çok daha yorucu ve masraflı oluyor. Hele bir de bizim gibi bırakın saatleri dakikaların bile önemli olduğu, sıkıştırılmış bir gezi programınız varsa artık kesenin ağzını açıp THY’yi tercih etme vaktiniz gelmiş demektir. 

Havaalanında her yerde merkeze nasıl ulaşabileceğiniz konusunda bilgi veren Travel İnformation ekranları var. Fotoğrafı biraz yakınlaştırırsanız ulaşım sürelerini ve fiyatlarını daha net görebilirsiniz. 

 Tren bileti alacağınız makineler bunlar. Bu makinelerin hemen hepsi ya kredi kartı ya da ya da bozuk para ile çalışıyor.

Brüksel Central Station Brüksel'in ana istasyonudur. Buradan her yere kolaylıkla ulaşabilirsiniz.

Brüksel küçük bir şehir olduğundan şehir içi ulaşımda çok fazla toplu taşıma ile işiniz olmuyor. Sadece eski şehir bölgesinden Atomium, Mini Europe gibi yapıların bulunduğu yeni şehir bölgesine geçerken toplu taşımayı kullanıyorsunuz. Tabii en çok metro kullanılıyor. Fiyatlara bakacak olursak;
  • Tek yön metro bileti 2,10 euro
  • 5’li bilet 8 euro
  • 24 saat geçerli bilet 7,5 euro
  • 48 saat geçerli bilet 14 euro
  • 72 saat geçerli bilet 18 euro
(daha detaylı bilgi için buraya tıklayarak web sitesini inceleyebilirsiniz)

Bunların dışında Brüksel’de vaktiniz çoksa, bol bol müze gezmek ve ekstra  bazı aktivasyonlara katılmak isterseniz Brussels Card alabilirsiniz. Brüksel Card’ın 24- 48 ve 72 saat geçerli olanları var. Eğer isterseniz aldığınız karta Hop on Hop off ya da toplu taşıma seçeneklerini de dahil edebilirsiniz. Fiyatı seçeneklere göre 24 euro ile 57 euro arasında değişkenlik gösteriyor. Daha ayrıntılı inceleme için burayı tıklayın lütfen. Başta da söylediğim gibi bu kart vakit bolluğunda tercih edilebilecek bir kart. 

Brussels Card

Biraz da konaklamadan bahsedelim. Brüksel’in bizi ilgilendiren turistik kısmı ünlü meydanı Grand Place ve çevresi. Konaklama için bu alanı tercih ederseniz Brüksel’de hemen her yeri rahatlıkla yürüyerek gezersiniz, çok fazla toplu taşımayla falan uğraşmamış olursunuz. Biz Grand Place’ye 5 dakika yürüme mesafesindeki Bedford Hotel & Congress Centre’de kaldık. 1 gece için 67 euro ödedik ve bu fiyata kahvaltı dahildi. Kahvaltısı ise klasik avrupa kahvaltısıydı işte, kruvasan, kahve falan. Otelin konumundan, odasından, temizliğinden ve kahvaltısından gayet memnun kaldık. Gidecek olanlara öneririz. Peki Brüksel’de ne kadar kalmalıyız diye soracak olursanız bizce 1-1,5 gün yeterlidir. 



Tabii bir de Brüksel’le bütünleşmiş olan bazı şeyler var ki, bunları tatmadan, denemeden Brüksel’den ayrılmamalısınız. Nedir bunlar diye soracak olursanız; Çikolata, waffle, bira ve patates kızartması. 
Brüksel’de en çok karşınıza çıkacak olan şey birbirinden güzel çikolatacılar. Hangi sokağa girseniz, hangi yöne dönseniz bir çikolatacı görüyorsunuz. Yazımda ileride de bahsedeceğim gibi bunların en turistik olanları Grand Place ve çevresinde bulunuyor. Tabii ki bunlar içerisinde de çok meşhur olan mağazalar ve markalar var ancak çok da markaya takılmaya gerek yok. Zaten herşey o kadar güzel ve lezzetli görünüyor ki ister istemez kendinizi mağazaların içerisinde alakalı alakasız her şeyi alırken buluyorsunuz. 

Brüksel'de her yer ama her yer çikolatacı. Nasıl olmasın ki sonuçta Brüksel demek çikolata demek. Bu çikolatacıların da en turistik olanları tabii ki Grand Place ve çevresinde bulunuyor.

Karşınıza bazen birbirinden değişik şık modeller,

Bazen de eğlenceli ve fantastik çikolata çeşitleri çıkacak :))

Waffle ise benim hassas noktam. En sevdiğim, yemekten en mutluluk duyduğum şey diyebilirim. Brüksel ise neredeyse her sokağı waffle kokan bir şehir. Tam yerine düştüm yani. Allahtan Brüksel’de yaşamıyorum, çünkü burada yaşasam gezginflamingo değil de obezflamingo olarak oradan oraya yuvarlanır dururdum. Brüksel’in waffleları bizimkinden farklı olmasına rağmen çok da lezzetli, denemeden dönmeyin yani. Fiyat olarak da şöyle, waffle’ın kendisi 1 yada 2 euro gibi bir fiyata satılıyor. Üzerine koydurmak istediğiniz her şey için de ayrıca ödeme yapıyorsunuz. Örneğin waffleınızın üzerine dondurma koydurmak istediniz 3 euro, çilek 2 euro gibi. Bunların da fiyatları koydurmak istediğiniz şeye göre 1,5-4 euro arasında değişiyor.

Waffle dükkanlarının önünde upuzun sıralar var


Burada gördükleriniz ise Stick Waffle


Avrupa’da bira dendiği zaman akıllara gelen şehirlerden biri Brüksel. Çikolata gibi biranın da her türlüsü her çeşidi bu şehirde mevcut. Brüksel’de bira deneyebileceğiniz en meşhur yer ise Grand Place’nin arka sokağında bulunan Delirium Cafe. Burası içerdiği bira çeşitleri ile Guiness rekorlar kitabına girmiş kocaman bir cafe. Bunun dışında bira tadımı yapabileceğiniz Beer Tasting barlar da var. Yani istediğiniz kadar bira türünü seçiyorsunuz, ardından orta boylarda bardaklarda biralarınız geliyor. Böylece aynı anda bir çok biranın tadına bakmış oluyorsunuz. Fiyatlar değişken ama fikir oluşması açısından bana denk geleni söyleyeyim; 4 adet 150cc bira 8 euro. Denemek istediğiniz çeşide göre fiyat da doğal olarak değişiklik gösteriyor.

Delirium Cafe


Delirium Cafe


Beer Tasting


Son olarak patates kızartmasından bahsedeyim biraz. Aslında çok da bahsedecek bir tarafı yok, bildiğiniz patates kızartması işte. Hatta yağından mıdır nedir bilmem bana biraz da ağır geldi. Elinize alıp yiyebileceğiniz patates kızartmalarını da yine Brüksel’de her yerde bulabilirsiniz. Kızartmanın fiyatı 4 euro kadar, yanına aldığınız sosların ücretleri de 2-4 euro arasında değişiyor.

Özellikle Grand Place ve çevresinde her yerde patates kızartması ve waffle yiyeceğiniz cafeler var. 

Patates kızartması bizdekine göre ağırdı

Bu kadar genel bilgiden sonra sıra geldi gezilecek yerlere. Brüksel’i kabaca eski ve turistik yapıların bulunduğu, her yerin yürünerek kolayca gezilebildiği Aşağı Şehir ve yeni yapıların bulunduğu, ulaşım için toplu taşımanın yardımına başvurmanız gereken Yukarı Şehir olmak üzere ikiye ayırabiliriz. Aşağı Şehirde Grand Place, Manneken Pis, Jeanneke Pis, Rue Neuve, St. Hubert Pasajı, Kraliyet Sarayı gibi Brüksel’i Brüksel yapan ana yapılar bulunuyor. İşin güzel tarafı bunların hepsi birbirine 5-10 dakikalık yürüme mesafelerinde. Yukarı Şehir’de ise Atomium, Mini Europe gibi yürüyerek gezemeyeceğiniz, toplu taşımaya ihtiyaç duyacağınız yerler var. Kısacası turist olarak bizim işimiz esas olarak Aşağı kısımda, ancak vaktimiz kalırsa Yukarı kısma geçmeyi planlıyoruz. 




Gördüğünüz gibi Brüksel'de her yer birbirine çok yakın



Gezmeye ilk olarak otele yakınlığından dolayı Manneken Pis ile başladık. Normalde etrafındaki turist kalabalığı olmasa yanından öyle usulca geçip gideceğiniz, başınızı çevirip bakacak kadar bile dikkatinizi çekmeyecek bir heykel(daha doğrusu heykelcik) Manneken Pis. Yani hepi topu 60 santimlik hiçbir özelliği olmayan bu heykelin bu kadar ünlü olması Roma’ya Floransa’ya hakarettir bence. Neyse daha fazla sinirlenmeyeyim :P Bu sevimsiz ‘İşeyen Çocuk Heykelinin’ 1000’e yakın kıyafet barındıran çok geniş bir gardrobu var. Keyif olsun diye değişik değişik giydiriyorlar. 




Köşeye sıkışıp kalmış minicik Manneken Pis




Bazı festivallerde heykelin pipisinden su yerine bira akıtıyorlarmış. Fantastik :))

Manneken Pis’ten birkaç blok ötede bulunan ve Brüksel denince akla ilk gelen yer olan Grand Place (orijinal adıyla Grote Markt)’ye geçiyoruz. Burası öyle çok da devasa olmayan, etrafında döneminin özellikleri olduğu gibi korunmuş birbirinden şık binalar barındıran, sevimli cafe ve restoranlara ev sahipliği yapan çok güzel ve hareketli bir meydan. Zaten oldum olası Avrupa’nın meydanlarına bayılmışımdır, dolayısıyla gelenek yine bozulmadı; bu meydana da bayıldım. Bu meydanda zaman zaman çeşitli konser, festival ve sanat etkinlikleri de düzenleniyor. Düzenlenen festivallerden en ünlüsü ise 2 yılda bir yapılan Tapis de Fleurs (Çiçek Halısı) festivali. 


Grand Place günün her saatinde hareketli, cıvıl cıvıl bir meydan





Grand Place UNESCO dünya mirası listesinde bulunuyor.




96 metrelik kulesi ve muhteşem gotik mimarisiyle meydandaki diğer yapılar içerisinde kendini hemen farkettiren Hotel de Ville günümüzde belediye sarayı olarak biliniyor.


Hotel de Ville’ye sırtınızı döndüğünüzde karşınızda kralın evi olarak bilinen Maison du Roi’yi göreceksiniz. Burası günümüzde Brüksel Şehir Müzesi olarak kullanılıyor. Bu müze Brussels Card’ın ücretsiz aktivasyonları içerisinde, kartınız yoksa girişi 8 euro.



Grand Place'nin ara sokaklarında çok güzel şeyler bulacaksınız


Bu pirinç heykel Hotel de Ville’nin hemen yan tarafında bulunuyor. Heykele dokununca Brüksel’e tekrar gelineceğine dair bir turist efsanesi de mevcut. 

 Sonraki durağımız Grand Place’ye çok yakın olan (hemen arka sokağında Delirium Cafe’nin karşısında) Jeanneke Pis. Şu işeyen çocuk heykeli çok tutunca ona arkadaş olsun diye bu işeyen kız çocuğu heykelini yapmışlar. Bir de çalınmasın diye etrafını parmaklıklarla kapatmışlar :)) 

Parmaklıkların arkasına hapsedilmiş Jeanneke Pis


Sırada avrupanın ilk AVM’si olan St. Hubert Pasajı var. Üstü tamamen camla kaplı çok şık bir pasaj burası. İçerisinde birbirinden güzel çikolatacılar, tasarım mağazalar ve şık cafeler var. 

St. Hubert Pasajı

St. Hubert Pasajı'nın içi çok güzel

St. Hubert pasajından St. Michael & St. Gudula Katedaraline doğru yürüyoruz. Burası 12. yüzyıldan kalma bir katedral. Girişi ücretsiz. İçi de diğer katedral gibi, öyle değişik bir şey yok (ya da artık bana kiliselerin katedrallerin hepsi aynı geliyor). Giriş ücretsiz ancak katedralin ücretli olan bazı bölümleri var. Bu bölümleri de gezmek isterseniz buraya tıklayarak  daha detaylı bilgi alabilirsiniz. 

St. Michael & St. Gudula Katedrali

Katedralin içi

Avrupa’nın küçük büyük her kentinde olduğu gibi Brüksel’de de şehrin göbeğinde yemyeşil parklar var. St. Michael Katedrali’nin hemen yanında bulunan Brussels Park bunlardan biri. Çok büyük bir park değil burası. Ancak çimlere uzanıp dinlenen insanları, etrafta koşturan çocukları görünce keşke bizim de şehirlerimizde böyle parklar olsa diye içimizden bir kere daha geçirmemize neden oluyor Brussels Park. 

Brussels Park

Şansımıza parkta çok eğlenceli bir konser vardı.

Parktan aşağı doğru yürüdüğünüzde karşınıza Kraliyet Sarayı yani Royal Palace çıkacak. Burası her ne kadar kraliyet ailesinin resmi sarayı olsa da günümüzde aile burada yaşamıyor. İsterseniz içini gezebiliyorsunuz. Yaz aylarında 10.30 - 16.30 saatleri arasında saray açık ve de ücretsiz.


Royal Palace




Brussels Park’tan çıkar çıkmaz Place Royal sizi karşılıyor.



Kraliyet Sarayı’na sadece 10 dakika mesafede bulunan Sablon Meydanı (yani Place du Grand Sablon) vakit geçirmekten en çok zevk aldığınız yer olacak. Bu meydanda Brüksel’in olmazsa olmazı çikolatacılar, antikacılar, birbirinden güzel cafe ve restoranlar bulunuyor. Ayrıca her pazar burada kocaman bir bit pazarı kuruluyor. 




Place du Grand Sablon




Meydandaki eski evler çok şık duruyor




Meydanda göreceğiniz bu kilise Notre Dame de La Chapelle



Merkezde gezilecek ana noktalar bunlar. Bu kadar yürümenin üzerine enerjiniz ve vaktiniz kaldıysa, yorgunluğunuz alışveriş modunuza engel değilse yukarıdaki listeye Grand Place’nin çok yakınında bulunan Rue Neuve’yi de ekleyebilirsiniz. Burası Brüksel’in ana alışveriş caddesi. Aradığınız bir çok markayı, dizayn ürünü burada bulabilirsiniz. Fiyatlar nasıl derseniz euronun 4 TL olduğu bir yerde maalesef çok uygun demek mümkün değil. Ancak daha önce başka şehirlerde gördüğümüz Primark burada da fiyat açısından en uygun mağaza. Zaten içeri de sıra ile alıyorlar. 




Brüksel’in ana alışveriş caddesi Rue Neuve




Primark Rue Neuve’nin en çok ilgi gören mağazası


Aslında benim Brüksel’de gezdiğim yerler bu kadar. Zamanımız yetmediğinden Atomium ve Mini Europe’a gidemedik. Ancak yazımda bütünlük olması açısından çok kısa buralardan da bahsetmek istiyorum. En başta da dediğim gibi buralar Brüksel’de toplu taşımaya ihtiyaç duyacağınız, merkeze uzak kalan yerler.

İlk olarak Mini Europe’dan başlayalım. Metroya binip Heysel durağında inerseniz Mini Europe’a kolaylıkla ulaşabilirsiniz. Mini Europe’un girişi 15,30 euro. Buraya kadar gelmişken Atomium’a da çıkıp tüm turistik aktivasyonlarımı layığı ile yerine getiririm diyorsanız biletinizi Atomium bileti ile birleştirmeniz daha mantıklı. Bu durumda Mini Europe + Atomium bilet fiyatı 24,70 euro oluyor. Parkta Avrupa’nın önemli noktalarının 1:25 oranında küçültülmüş maketleri yer alıyor. Yeterli vaktiniz varsa eğlenceli zaman geçirebileceğiniz bir yer. 




Mini Europe (fotoğraf internetten alınmıştır)





Atomium Mini Europe’un hemen yanında bulunuyor. Atomium Brüksel’in simgelerinden biri olarak kabul ediliyor. 1958 dünya fuarı için inşa edilmiş. Bir demir kristalinin 165 milyar kez büyütülmüş hali tasvir edilmiş. Atomium, her biri 18 metre çapında 9 ayrı bölümden oluşuyor. İsterseniz son katına çıkıp manzarayı izleyebilirsiniz. Atomium’a çıkış 12 euro. Az önce de bahsettiğim gibi Atomium + Mini Europe biletini kombolarsanız 24,70 euro oluyor. Son olarak romantik arkadaşlara güzel bir haberim var. Atomium’un tepesinde güzel bir akşam yemeği de organize edebilirsiniz. Burayı tıklayarak web sitesini inceleyip online rezervasyon yapabilirsiniz.




Atomium (fotoğraf internetten alınmıştır)



Brüksel’e geldik, gezdik, yorulduk. Artık bişeyler yiyip içmenin vakti geldi diye düşünüyorum. Brüksel’deki tek akşam yemeğimizi Publico’da yemeye karar verdik. Tabii bu seçimimizde en büyük yardımcımız yine Tripadvisor oldu. Publico Tripadvisor’da üst sıralarda yer alıyor. Esas olarak biftekleri meşhur, ancak eğer isterseniz menülerinde deniz ürünleri ya da vejerteryan ürünler de bulunuyor. Tabii ki biz de birer kırmızı et delisi olarak biftek yedik. Gerçekten de lezzetliydi, fiyatılar da ortalama. Steak tarzı et sevenlere önerebileceğimiz bir mekan Publico. Buraya tıklayarak Publico'nun menüsünü ve fiyatlarını inceleyebilirsiniz. 


Adres; Rue des Chartreux 32, 1000 Bruxelles, Belçika


Publico

Yediğimiz Steak çok lezzetliydi

Fişimizi de koyuyorum :p

Brüksel- Brugge- Amsterdam gezimizin ilk ayağını bitirmiş olduk. Umarım yazdıklarım gidecek olan arkadaşlar için faydalı olur. Brugge yazımızda görüşmek üzere. 




Paris gezi yazımızı okumak için buraya tıklayın..